Küreselleşme, Çokkültürcülük ve Eğitim

by

Hilal Demir

KÜRESELLEŞME, ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK VE EĞİTİM

           

            Giriş bölümünde Sn. Yalçın önce çokkültürcülüğün ortaya atılma sebeplerini belirtmiştir. Bu anlayış 1960 yılların ortasına denk gelmektedir ve aslında Kültür Bilgisi derslerinde küreselleşme ile ilgili tartışmalara da ışık tutmaktadır. Asimilasyon çalışmalarına karşı farklı kültürlerin tepkisi sonucu doğan çokkültürcülük kavramı haklı sebeplere dayanarak geçerliliğini kazanmış ve daha sonraları eğitim kurumlarına da taşınmıştır. Çokkültürcülük farklı milliyetlerin kendilerini gerçekleştirmeleri açısından oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu yararın yanı sıra çokkültürcülük, diğer kültür ve medeniyetleri öğrenmek, tanımak ve hoşgörüyle yaklaşmak açısından da ayrı bir görev taşımaktadır. Bu anlayışın eğitim kurumlarına taşınması yabancı dil öğretimine de farklı bir bakış açısı getirecektir.

 

Yazar bu kavramın önce  çokkültürcülüğün  tanımından geçmekte olduğunu savunmuştur. Çokkültürcülüğün temeli “Ben kimim?” sorusuna yanıt aramayla başlar. Gerçekten bireyin bir toplum içersisinde verimli çalışması için kendini o toplum ve onun ürünü olan kültürün bir parçası olarak görmelidir. Birey, kendini gerçekleştirebileceği bir ortamda daha mutlu olacaktır ve ‘biz’ düşüncesi bireye güven duygusu vermektedir. Biz duygusu bireye ve o bireyin paylaştığı topluma ait olduğu için diğer toplumlar ‘farklı’ durumuna düşecektir. Farklı kimlik ve farklılığın yol açtığı kavramlar ise karşımıza çokkültücülükle çıkacaktır.

 

Metindeki örnekten yola çıkarak birtakım sonuçlara  ulaşılabilir. Bazı kimlikler birey istese de değiştirilemeyebilir. Bu sadece siyah ırk için geçerli değildir. Her ne kadar bir Çinli gözlerinin şeklini değiştirmek istese de bu mümkün değildir. Nerede olursa olsun bir Çinli’yi ayırt edebiliriz. Aslında bu farklılıklar dünya genelinde çok farklı nedenler sonucu oluşmuştur ve bu farklılık, çeşitliliğe, çeşitlilik ise paylaşıma ayrıca sevgi ve saygıya da sebep olmuştur. Her ne kadar bazı ırklar yıllar boyunca kimliklerinin kurbanı olmuşsa da tarih içerisindeki gelişmelerin de katkısıyla günümüzde  yapılan çalışmalar daha iyi yöne doğru gitmektedir.

 

Yazarın da belirttiği gibi toplumlar genelde aynı kültürü paylaşan topluluklar gibi görülmektedirler. Ancak toplumun içerisinde de grupların kendilerine ait farklı kültürleri bulunmaktadır. Bu farklı kültürler de çokkültürlülüğün temelini oluşturur. Çokültürcülük, bir bakıma bu farklı kültürlerin aynı ortamda paylaşılması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu duruma en iyi örnek kendi ülkemiz yani Türkiye’dir. Günümüzde Türkiye sınırları içerisinde yaşayan birçok farklı grup ve onlara ait farklı kültürler bulunmaktadır. Bu özelliği Türkiye’nin coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır. Yüzyıllar boyunca Anadolu farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır ve bu medeniyetler barış içerisinde yaşamayı başarmışlardır. Günümüz Türkiye’sinde de aynı durum gözlenmektedir. Aynı topraklar üzerinde daha önceden buralara yerleşmiş topluluklar aynı devletin çatısı altında yaşamaktadırlar.

 

Amerika, İngiltere ve Almanya’da  ise azınlıklara iş alımı sırasında birtakım ayrılıklar uygulanmıştır. Yazar bu uygulamanın ayrımcılık olduğunu ve başarısızlığa uğradığını söylemektedir. Bence de bu ayrım belli haksızlıklara neden olabilir. Belli bir miktarda kota konması haksızlık ve ayrımcılık yapılmayacağının göstergesi olamaz. Çokkültürcü yaklaşım bu sorunlara da çözüm bulmakla yükümlüdür.

ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK VE KÜRESELLEŞME BAĞLANTISI

 Birtakım düşünürler küreselleşmenin çok eski tarihlere dayandığını savunmaktadır. Mazrui ise küreselleşmeyi dört ögeye bağlamıştır.

a. Din

b. Teknoloji

c. Ekonomi

d. İmparatorluk

Bu başlıkları tek tek incelediğimizde bu ögelerin çok önemli olduğunu görürüz.

 

Din faktörü doğduğu günden beri küreselleşmenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Din adına pek çok millet ve ona ait kültürü etki altına alınmıştır. Coğrafi Keşifler sonrasında ise misyonerlik çalışmaları sonucu keşfedilen yerlere de Hristiyanlık taşınmıştır. Dünyanın çok farklı kesimlerinde Hristiyanlığın olması bu çalışmaların sonucudur.

 

Teknoloji ise onu üreten ülkenin elindedir. İleri teknolojiye sahip ülkeler yeni buluşları ve icatları diğer ülkelere pazarlarken kendi dil ve kültürünü de yaymak için bir fırsat eline geçirmiştir. Teknoloji onun için sadece bir araçtır. Örneğin herhangi bir aletin kullanma kılavuzu genelde İngilizce’dir. Daha sonra ise Çinçe karşımıza çıkar. Bazen başka hiçbir ülkenin dili yazılmaz. Bu şekilde de bir baskı diğer devletlere uygulanabilir. Ayrıca icadın adı o icadı yapan ülke tarafından konulur eğer pazarlandığı ülkede o icada yeni bir isim konulamazsa  aynı isim o ülkenin diline olduğu gibi girer. Mesela ‘televizyon’ kelimesi İngilizce olarak ‘television’dır. Türkçe’de onu karşılayan yeni bir kelime bulunmadığı için olduğu gibi alınıp kullanılmaya başlanmıştır.

 

Ekonomik faktör en önemli yere sahip olanlardan birisidir. Bir ülkenin diğer bir ülkeyle ekonomik ilişkileri etkileşimi çok güçlendirdiğinden ekonomi alanı dışında da kendisini göstermeye başlar. Mesela Türkiye – Fransa ilişkisinin güçlendiği dönemde Türkçe’ye giren Fransız sözcüklerin sayısı oldukça fazladır. Balolarda bile Fransız müziği ile danslar yapılırdı. Günümüz içinse aynı durum İngilizce için geçerlidir.

 

İmparatorluk faktörü de tarihin eski zamanlarında karşımıza çıkmaktadır. Kurulan imparatorlukların yönetimlerini kabullendirebilmek için kendi kültürlerini de fethettikleri yerlere götürmüşlerdir. Örneğin Osmanlı bu amacına kendi topluluklarını fethettiği yerlere yerleştirerek gerçekleştirmeye çalışmıştır.

 

Çokkültürcülük ve küreselleşme birbirine zıt gibi görünse de çokkültürcülük söylemi küreselleşmenin da bir parçası olarak gelişmektedir. Kapitalizm, cokkültürcülük aracılığıyla yeni pazarlar yaratarak gelişmeyi hedefler. Coca-cola sadece McDonalds’ta satılabilir. Ancak artık Coca-cola’yı iftar sofrasında görüyorsak bu tip büyük firmaların farklık kültürler aracılığıyla yeni pazarlar oluşturmaya çalıştıklarını rahatça görebiliriz. Lays reklamında Türk köylüsü bir kadının Lays’i tanıtması da bunun bir sonucudur.

ÇOKKÜLTÜRCÜ EĞİTİM

Bu tür eğitim sisteminde farklı din, ırk, dil ve kimlikten öğrencilere saygı duymak ve onlara ait bu özellikleri eğitime taşıyarak eğitim ve öğretimi renklendirerek gerçekleştirmeyi hedefler.

 

Çokkültürcü eğitim saygı sevgi ve hoşgörü içerisinde gerçekleşmesi beklenen bir eğitim türüdür. Ancak bu konuda yazarın kaynak gösterdiği Gutman’ın  ilginç ve bence hatalı bir yaklaşımı vardır. Ona göre kültürel farklılıkların her yönüne hoşgörü gerekse bile saygı duymak gerekemeyebilir. Örneğin ırkçılık ve Yahudi karşıtlığı saygı gösterilmemesi gereken bir kültürel oluşum iken hoşgörülmesi gereken bir şeydir. Bence saygı ve hoşgörü birbirinden bu şekilde ayırt edilemez çünkü ikisi birbiriyle doğru orantılıdır. Farklı düşüncelerdeki kimselere saygı duyabiliriz ve bu saygı bizim hoşgörümüz çerçevesinde kalır. Hoşgörünün bittiği yerde artık karşıdaki farklı görüşe saygı da duymayız.

 

Gay’ a göre çokkültürcü eğitimin birtakım özellikleri vardır.

a.      Elbette bu tip eğitim sisteminde öğrenciler kesin doğrulardan ve önyargılardan çok eleştirel ve farklı bakış açılarının olduğu bir ortamda yetişmeleri gerekir. Bu şekilde farklılıkları mantıklı bireyler olarak görüp ayrımcılık veya ırkçılık boyutuna taşınmadan sorunları çözme kabiliyetine sahip olurlar.

b.     Bir sınıf ortamında farklı kültürlerden insanlara söz vermek, onlarla ortak çalışmalara imza atmak aslında bu öğrencileri geleceğin ileri görüşlü ve gelişimci bireyleri olarak yetiştirmenin temellerini atmaktır. Sınıf ortamında bunu gerçekleştiren öğrenciler daha sonraları devletin yönetim kademesinde de bunu başarıyla uygulayabileceklerdir.

c.      Bu uygulamalarla ulaşılması beklenen demokrasi içerisinde çokültürcülüğün devam etmesi ve uygulanması ancak her ikisi de birbirlerine bağlı oldukları için ikisinden birinin oturması gerekmektedir.

 

“Bu şekilde bir eğitimi uygulamak ne kadar mümkün olabilir?”  sorusu ise önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu eğitimi uygulayacak olan eğitimcilere çok büyük bir sorumluluk verilmektedir. McDougall, eğitimcilerin kendi önyargılarını işe bulaştırmamaları gerektiğini ve diğer kültürdeki öğrencileri rencide etmemelerini vurgulamaktadır.

 

Kaltsounis ise çokkültürcü eğitimin farklılıklara dayanarak öğrencileri ayırmanın bir işe yaramayacağını belirtir. Bu farklılıklar artık gerçek yaşamda da tanıtılmalı ve sadece farklılık olarak kalmamalıdır. Bunlar paylaşılmalı ve bir arada yaşanarak bütün kültürlerin birleşimi haline gelmelidir.

 

Bu şekilde çokkültürcü eğitime gerek olumlu gerekse olumsuz tarafından bakan görüşler bulunmaktadır. Genel olarak bunları özetlersek karşımıza değişik düşünceler çıkmaktadır. Çokkültürcü eğitimi savunan tarafın düşünceleri çeşitlilik göstermektedir. Biz ve diğerleri arasında açılan farklılıklar azaltılabilirken bunun olumlu sonucu olarak ırkçı yaklaşımlar ve çatışmalar engellenecektir. Ayrıca çocuklar çokkültürcülüğe yaklaşımlarında da önyargılı değildirler ve çokkültürcü yaklaşım bu önyargının  oluşmaması için en iyi seçenek olarak görülmektedir. Buna en iyi örnek olan Amerika’dır. Amerika bu farklılıkları başarılı bir şekilde eğitimine uygulamaktadır. Bu sayede farklılıklar bir sorun değil, değerli bir unsur olarak kabul edilir.  Eğitimde uygulanan farklılıklar Amerika için bir tehdit değil birarada bulunan ve bu farklılıkların paylaşıldığı bir ortam olma özelliği sonucu bir avantaj olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Çokkültürcü eğitim karşıtlarının görüşleri  daha farklıdır. Farklı kültürlerin varlığı yadsıyan bireyler zaten bu farklılıkların aynı ortamda paylaşılmasını desteklememektedir. Bu etkinliklerin yapıldığı yerlerin okullardan çok kültürün parçası olan başka yerlerde(kilise, cami, sinegog) yapılması gerektiğini iddia eder. Diğer bir görüş ise bu farklılıklar belirtilirken sınırlarının neler olacağı konusunda sorun çıkabileceğini savunur. Bir etnik grup kendisini daha fazla ifade ederken diğeri bunu başaramayabilir bu da ayrı bir soruna yol açacaktır. Daha farklı olarak ise bu uygulamanın gerçekten gelişip uygulanabileceği konusunda anlaşmazlıklar olabileceği yönündedir. Bu eğitim sisteminin gerçekleşemeyeceğini düşünenler de bulunmaktadır.

 

Çokkültürcü politika ve eğitime karşı çıkanların en büyük sebeplerinden biri ise bu uygulamanın parçalayıcı ve sorun çıkartıcı olduğunu düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Bunun çeşitli örnekleri de verilmektedir.

 

Çokkültürcü eğitim yaklaşımı değişik yorumlara maruz kalmaktadır. Elbette amaç çeşitli ırkların ve farklı etnik grupların birarada barış, sevgi ve hoşgörü içerisinde yaşamalarını sağlamaktır. Çokkültürcü yaklaşım bu doğrultuda gelişmektedir. Ancak bunun ne kadar başarılı olacağı ve uygulanabileceği şüphe uyandırmaktadır. Bunun tam tersi bir tutum içerisinde olmak yani farklılıkları birbirinden ayırarak bir çözüm de üretilememektedir. Dolayısıyla çokkültürcülük başarılı bir şekilde uygulanmaya çalışılırsa belki daha yeni çözümler de karşımıza çıkacaktır. Bu ise ancak demokratik bir ülke çatısının altında gerçekleşebilir. Demokrasinin tam olarak oturmadığı ülkelerde çokkültürcülüğün de başarılı bir şekilde uygulanması beklenmemelidir.

Eğer amaç farklı kültürlerin birarada mutlu ve paylaşım içerisinde  yaşaması ise bunun uygulanması için önkoşul sağlam demokratik bir yapıdır.

SONUÇ

Sonuç olarak çokkültürcü politika ve eğitimi destekleyenler olduğu kadar karşıtları da mevcuttur. Ancak asimilasyon çalışmalarının başarısızlıkla sonuçlandığını düşünecek olursak çok kültürlü devletlerde bu konunun ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Şu anda çokkültürcü yaklaşım çözüm önerilerinden bir tanesidir ve uygulamaya konmadan ne gibi sonuçlar doğuracağı bilinmemektedir. Bu politikanın tam olarak oturması için şüphesiz ki en önemli rolü okullar üstlenmektedir. Bu açıdan çokkültürcü eğitimin ayrı bir önemi vardır. 

 

Günümüzde büyük öneme sahip çokkültürcü politikaya ihtiyacı olan fırsat ve zaman tanınmalıdır ki yeni oluşumların ve gelişmelerin de yolu açılmalıdır. Bu önemli husus göz ardı edilmemeli ve gereken adımlar atılmalıdır.