Çok erken yaşlardan itibaren çocuklar okullara kaydolmakta ve kitleler halinde bilirli bir eğitim ideolojisi çerçevesinde şekillendirilmektedir. Bu kaçınılmazdır zira okulların duvarları herhangi bir kaçışı engellemektedir. Sınıf odaları küçük ve kalabalık, bu da özgün ve yaratıcı fikirlerin gelişimini engellemektedir. Okul sıraları hareketi engellemektedir ve çok büyük bir enerji potansiyeli, devinime dönüşecek, yaratıcılığa dönüşecek çok büyük bir kaynak hapsediliyor. Bütün eğitim kurumu pasif hareketi, devinimi teşvik etmektedir. Örneğin el kaldırma, okuma, konuşma değil dinleme ve yazma.
Sürekli bir düzen kaygısıyla, disiplin baskısı yaratıcılığı öldürüyor. Duvarlar renksiz; uyarıcı eksikliği düşünceyi de devinime geçirecek uyarıcılar okul duvarları dışında kalıyor. Resmi ideoloji çerçevesinde düşünce birliği sağlanmaya çalışılıyor. Örneğin stajyer öğretmenlerin bir buçuk aylık kursları. Bu kurslar genç öğretmenlerin kalıplarını çizmekte ve kanunları içselleştirmelerini salık vermektedir. Oysa benzer düşünceler aynı çerçevede ilerleyebilir. Bilimselliğin temeli tez- antitez- hipotez üçgenindedir. Oysa okullarımızda tezlerin karşıtı antitezler verilmemektedir. Resmi ideoloji çerçevesi dışında kalan Kemal İnal’ın(1996) tabiriyle “öteki” görüş açıları göz ardı edilmektedir.
Sürekli şikayet edilen ezberci eğitim de alt yapının üst yapıdaki görünen şeklidir. Zira öğrenci pasif bir alıcı ve aldığı bilgiyi hiçbir şekilde işleme sokmadan saklayan bir özelliktedir, nesne niteliğindedir. İşleme sokulmayan bilgi de unutulup gitmektedir. Eğitim, “okuma” fiiliyle ifade edilir Türkçe’de. Bunun sebebi 1- medreseden kalan ezber niteliği hala devam etmektedir, medresede sınıf atlama şartı kitap ezberlemek,”ezberden okuma”.( Demircan,1988:27), 2-eğitim öğrencinin en pasif olduğu “okuma“ becerisiyle yapılmakta, bu da eğitim sürecinin okumak olarak adlandırılmasına sebep olmaktadır, 3- okullarda edindirilen ilk beceri “okumaktır”.
Eğitim çerçevesinde öğrenilen herhangi bir bilginin daha sonra kullanılması kaygısı güdülmediği için de okullarda verilen derslerin nitelikleri tamamen bilgilendiricidir, ve ne kadar çok bilgi verilirse o kadar iyi bir iş başarılmış olduğu varsayılır. Bilginin hemen unutulması ise kimseyi endişelendirmemektedir, çünkü asıl olan bilgiyi vermektir. “İçi rahattır görevini yerine getirenin.”
Bu durumu daha çok bilgi içeren derslerin ders saatleri dağılımında görüyoruz. Müzik, beden dersi,el işi vb. gibi dersler, ki bunlar yetenek ve yaratıcılık gerektirir, haftada sadece 2’şer saatle sınırlandırılmaktadır. Müfredat dışı aktiviteler ise müfredatın yetiştirilmesi bahanesiyle hiç yapılmamaktadır. Bununla birlikte müzik dersi flüt eğitimine, beden dersi de futbol, basketbol ve takla atma indirgenmiştir. Diğer müzik aletleri veya sporların varlığı hiç de önemsenmemektedir. Bu derslerde de yine tek tiplilik esastır.
Fen dersleri de kısıtlı dar ve renksiz okullardaki deney yapma imkanlarının olanaksızlığı dolayısıyla matematik işlemlerine ,problemlerine indirgenmiş durumdadır. Tahta ve tebeşir her sınıfta bulunabilir. Fen dersleri formül bilgisi ile işlenebilir ancak. Oysa okul dışı hayatta ne kadar da önemlidir fen bilgisi. Üniversite sınavında dahi fen soruları bölümü, özellikle fizik ve kimya bölümleri tamamen formül bilgisine dayalı matematiksel işlemler bütünüdür. Fen derslerinin bir de analitik düşünceyi geliştirme gibi bir görevi olmalı, ancak toplumsallığın ötesine geçip analitik düşünebilmek, kapalı ve yüksek okul duvarlarının varlığıyla imkansızlaşmaktadır.
Matematik dersleri de fen bilgisi derslerine temel olabilmek için formüllere dayanır. Öklid’in kim olduğunu bilmeden formül ezberlemek daha kolaydır. Dahası gerçek hayatta alanının uzmanlarına gerekecek bilgileri (trigonometri, paraboller gibi) vermek yetişme çağındaki çocukların ve gençlerin meşgul edilmesinden başka bir işe yaramamaktadır. Bunların öğrenilmesi için rasyonel bir açıklamanın da bulunmaması öğrencilerin motive edilmesi hususunda sorun teşkil etmektedir.
Türkçe derslerinde Türkçe dilbilgisi edindirilirken edebiyat derslerinde yine “öteki” tanıtılmadan bilinmesi istenilenler tanıtılmaktadır. Edebiyat kitaplarının bir de yardımcı kitapları eser yorumlamalarında bir tek cevap vermekte bu da edebiyattan farklı lezzetlerin alınmasını engellemektedir. Edebiyat dersleri yabancı dil okunuyormuş gibi okuduğunu anlama düzeyinde kalmaktadır. Okuma parçalarının sonundaki anlama soruları bunu açıkça göstermektedir. Buna ek olarak edebiyat öğretmenlerinin hiçbir yönlendirme yapmadan “kitap okuyup özetini çıkarın” türü ödevleri Türk edebiyatından alınacak zevki öldürmektedir. Bir de sadece kendi sevdikleri veya müfredatın izin verdiği eserleri okutmaları okuma eyleminin gerçek hayata geçirilmesini önlemektedir. Bu derslerde de tanımların var olması (edebiyat kitabı lise 2) , eski kelimelerle oluşturulmuş okuma parçalarının varlığı edebiyat derslerinin etkinliğini azaltmaktadır.Prof. Dr. Ömer Demircan’ın çeşitli konuşmalarında belirttiği gibi “Türkologlar, Türkçe’nin geçmişini araştırmaya o kadar daldılar ki bugün Türkçe’yi öğretecek modern yöntemler geliştirilememiştir.”
Tarih dersleri, resmi tarih dışındaki tarihi gerçekleri göz ardı etmektedir bu da tarihe ve insan ilişkilerine analitik bir yaklaşımı engellemektedir. Geçmiş olayların bilgisi olan tarih kronolojik bir bilgi ezberleme düzeyindedir. Okulun duvarları tarihin gelişimi ile çelişmektedir. Tek doğrulu hikayeleri ezberlemek, tarihin bağlamını yaşamadan, oldukça zorlu bir durumdur. Tarihi bu şekilde ezberlemek bizi, diğer uluslarla ilişkilerimizi ve çevremizdeki bugünkü olayları doğru bir şekilde değerlendiremeyen bir insan topluluğu olarak, sadece ülkemizde olan olaylardan etkilenen bir duruma getirmektedir.
Coğrafya derslerinde yaşamadan, tabiat olaylarının arasındaki ilişkileri doğru bir şekilde değerlendirmek zordur. Bu ilişkilerin bilgisini vermekse çok daha zordur. Okullar bütün tabiatı bize yaşatabilecek kadar büyük değildir.
Felsefe grubu dersleri de -ki bunlar gerçek hayata anında transfer edilebilen derslerdir- oldukça sığ bir şekilde yapılmaktadır. Tanım ve özelliklerin öğrenilerek öğrencinin yaşantısı olabilmesi pek de mümkün görülmemektedir. Psikoloji ve Sosyoloji en temel şekliyle değil de tarihsel bir tanım ve gelişim izlenerek anlatılmaktadır. Bunların üzerine düşünebilmek de göz ardı edilmektedir. Özgür ve yaratıcı düşünceyi teşvik edecek Felsefe derslerine de bu yönüyle yaklaşılmamakta ve düşüncelerin tarihsel gelişimi olarak sunulmaktadır. Oysa anlatılması gereken bugünkü bilgi birikimimizi, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi onların oluşturduğudur.
Yabancı dil derslerinin işlenmesinde de aynı durum gözlenmektedir. Müfredatın içeriğinde işlevsel ve bütün becerilerin kullanılması gerektiği söylenmekte ancak kullanılan kitaplar bunun önüne geçmekte ve sadece yapısalcı bir yol izlenerek renksiz ve heyecansız bir dil öğretme süreci yaşanmaktadır. 6 ile 8 yıl arası yabancı dil dersi alan öğrencilerin çok azı gerçekten başarılı olmaktadır. Yabancı dil öğrenen öğrenciler neden öğrendiklerinin dahi farkında değiller. Bunu sorgulayacak bir bilinç de geliştirmeleri pek mümkün değildir. Hayatlarında kullanmayacakları bir konuyu neden öğrenme ihtiyacında olsunlar ki? Bir konuya güdülenmenin temel nedeni ihtiyaç duyulmasıdır.(Bacanlı,2000)
Dar bir fiziksel çevrede, kendi hareketlerine dahi karar veremeyen öğrencilerin böyle bir bilince nasıl ulaşacakları sorgulanmalıdır. Ezberci eğitim her şeyi önceden belirler, bunu geliştirmeye çalışmak öğrenciler için oldukça zorlu bir görevdir. Dahası çok erken yaşlardan itibaren bilginin hazır olarak verilmesine koşullandırılan insanların o bilgiyi kullanarak yenisine ulaşmalarını beklemek bir hayaldir. Yeni bilginin de hazır olarak sunulması kolaycılığına kaçmak kaçınılmazdır.
Burada öğrencinin bir eksiği yoktur, dahası kendisine biçilen rolü çok iyi oynamaktadır. Asla sorgulamamakta, ezberlemekte, sınavlarda ezberindekini yazmakta ve sınıfını geçmektedir. Okulda öğrencinin bir fark yaratması beklenemez. Öğrenci için iki bilgi kaynağı vardır. Biri ders kitabı diğeri de öğretmen. Her iki kaynak da birbirini destekleyerek var olan bilginin de en kısıtlı haliyle sunulmasına yardımcı olmaktadır.
Öğretmenin kendini bağlarından kurtarıp derse o haliyle girip öğrencilerinin bilincini geliştirmesi çok kolay değildir. Bu bağlar - resmi okul ideolojisi, okul idaresi, bakanlık, maaş, ders kitabı, elindeki imkanlar,okul, sınıf – oldukça kuvvetlidir ve hepsi de birbirine bağlıdır, bu da onlardan kurtulmayı daha da zorlaştırmaktadır. Ders kitabını değiştirmek çok etkili olmayacaktır, zira okul ve sınıf ortamında okutuluyor olması, üstelik zorunlu eğitim ortamı içinde bulunması onun uygulamada pek de verimli bir gelişim yaratabileceğine işaret etmiyor. Öğretmene daha fazla imkan tanınması da öğrencilerin bilinç geliştirmesine yardım edip edemeyeceği tartışılmalıdır. Dar bir sınıf içersinde hangi imkanların yaratılıp kullanılabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Elbette ki ezberci yaklaşımdan , öğrencilerin pasif oldukları durumdan kurtulmaya yönelik çalışmalar yapılmalı ve eğitime dair farklı bir anlayış geliştirmek amaç olmalıdır.
Öğrencilerin 8 – 12 yıl arası gönülsüz de olsalar zorunlu olarak okullar ve sınıflar içinde tutulmaları onların hayat konusunda da, tecrübe konusunda da yetersiz kalmalarına neden olmaktadır. Okullar ve sınıflar öğrencileri gerçek hayattan koparmakta ve onların izole edilmiş bir ortamda yetişmelerini sağlamaktadır. Hayatın renkleri gri okul ve sınıf duvarlarına yansımamaktadır. Buna hayattaki hareketliliğini de ekleyince okul ve sınıf durağanlığının nasıl bir tezat oluşturduğu fark edilecektir. Ailedeki babaya itaat, okulda öğretmene ve idareye itaate, gerçek hayatta da üst yönetimlere itaate dönüşmektedir. Aile içindeki düzen sınıf ve okullarda aynı şekilde devam etmekte, bir üst aşamada da toplumsal düzenin korunmasında etkili olmaktadır. Okulların en verimli oldukları alan bu olmaktadır.
Eğitime bakış açısı ve onun var olma nedeni eğitimin niteliğini de belirlemektedir. Milli Eğitimimizi daha ileri götürmek istiyorsak onu bu şekilde yapılandırmalıyız. Ezberci, pasif eğitimi bırakıp eğitimi hayatın bir yansıması olarak değerlendirmeliyiz.
Şu durumda yapılması gerekenlerin en önemlisi ve en önde geleni sınırlı eğitim ve öğretim çevresini genişletmektir. Bunu da yeni bir anlayış ve yaklaşımla yapmalıyız.Fiziksel çevreyi büyütemeyeceğimize göre yapmamız gereken bir bu çevreye derinlik kazandırmak. Okul duvarlarının renksizliğinden kurtarmak ilk adımımız olabilir. Hayatı yansıtan ve hayatın içinden renkler, posterler, resimler duvarlarda yerlerini almalıdır. Günlük yaşamın okulda hissedilmesi öğrencilerdeki motivasyonu da arttıracaktır.
Şu bir gerçek ki eğitim ve öğretim sürecinde en çok zaman motivasyon için harcanmaktadır. Öğrencilerin motive edilmesi öğretmenlerin en çok çaba harcadıkları konudur. Oysa düşündükleri eğitimin kendisi olmalıdır. Aynı amaç doğrultusunda, birlikte hareket eden öğrencilerin motive edilmesi konusu ve düzen sorunu kalmayacaktır inancındayım. Ortak amaç toplumları da birlikte tutar. Her sınıf küçük bir toplum örneğidir ve toplumları toplum yapan özellikler sınıf için de uygulanırsa okulu ve sınıfı için/de bulunduğu kısıtlı ve dar durumdan çıkarmak mümkün olacaktır. Bu şekilde derslerin içeriklerinin de hemen uygulanması fırsatı doğacaktır. Toplumlarda bireyler etkindirler. Pasif öğrenciler ise kendilerini ait hissedecekleri bir ortamda bulunmamaktadırlar, zira sürekli engellenmek ve kısıtlanmak bireyin kendini gerçekleştirmesini engelleyecektir. Bir de iyi bir eğitim almak toplumda önemsenmezse okulun değeri de o ölçüde düşmektedir. Eğitim bireylerdeki farklılıkları ortaya çıkarmalı, bu bireysel farklar nasıl ki bir toplumda zenginlik yaratıyorsa, eğitime de zenginlik ve dinamizm vermelidir. Aşamalı ilerleyişler bireylerin toplum hayatına farklı düşünceleri ile katılmalarıyla mümkün olmaktadır. Aynı düşünceler durağan ve yavaş bir ilerleyişe yol açacaktır.
Okul ve sınıflar anlayış olarak da genişletilmeli ve günlük hayat uygulamaları kendilerine yer bulmalıdır. Öğrenci kıyafetinin aynı olması da bireyi sınırlandıran belirli davranış kalıplarını yükleyen bir özelliktedir. Günlük kıyafetler ve öğrenci alışkanlıkları sınıf ve okul içersinde yer edinmelidir.
Genişletme çalışması dersler içerisindeki uygulamalara da yayılmalıdır. Öğrencilerin birlikte hareket edebilecekleri ilgi alanı ve istekler doğrultusunda yapılandırılmış kulüp ve topluluklar oluşturulmalı, bu alanlarda gönüllülük esas alınmalı, zira zorunlu eğitici kollardaki faaliyetler bugün için ne kadar yetersiz oldukları, gönülsüz yapıldıkları aşikardır. Ders dışında birlikte hareket eden öğrenciler ders içinde pasif konumdan aktif konuma geçebilecektir.
En etkin öğrenme öğrencinin etkin olduğu öğrenmedir. Fen dersleri kuru bilgi verme yerine, matematik problemi verme yerine okul ve sınıfa taşınabilecek aletlerle öğrencilerin etkileşimi esas alınarak yeniden yapılandırılmalıdır. Öğrencilerin bu aletlere ulaşımı yönünde yol gösterme yapılmalıdır. Müfredat gözden geçirilerek yaşamda kullanılabilecek bilgilerin öğretilmesi ve bu becerilerin geliştirilmesi esas alınmalıdır.
Matematik dersleri de yaşamdan soyut bilgiler toplamı ve formüller sunulacağına matematiğin pratik günlük hayatın ihtiyacından ortaya çıktığı bilinci yerleştirilmeli ve her formülün, kuralın hayatın içindeki kullanım alanı gösterilmelidir. Bu konulardaki hikayeler geliştirilmelidir.
Türkçe dersleri okuduğunu anlama boyutunun ötesine geçmeli ve Türkçe dilinin zenginliğinden tat alacak bireylerin eğitilmesine varılmalıdır. Artsüremli araştırmalardan eşsüremli araştırmalara yönelmeli ve bu şekilde de Türk dilinin daha da zenginleşmesine çalışılmalı ve bunların sonuçları derslerde daha fazla yer almalıdır. Okuma parçaları modernleştirilmeli ve eski ile yeni birleştirilmedir.
Felsefe eğitimine özel önem verilmelidir. Düşünülen her şeyin uygulama bilinci ve esnekliği bu derslerin sayesinde mümkün olabilecektir. Psikoloji ve Sosyoloji derslerinde tanımlar yerine öğrencilerin kendileri,toplumlarını ve diğer toplumları yakından tanıma olanağı sağlanmalıdır. Bireylerin kendilerine ve çevrelerine objektif olarak bakabilmesi kendini ve diğerlerini çok iyi tanımasına bağlıdır.
Yabanı dil hakkında öğretim bırakılıp yabancı dilin kendisini öğretmeye dönülmelidir. Sıkıcı ve zor bir gramer eğitimi terk edilip o yabancı dildeki diğer becerilerin de geliştirilmesine çalışılmalıdır. Dil sadece kurallardan oluşmaz, kuralların kullanıldığı bir de anlama düzeyi söz konusudur. Sınıf içinde yaparak ve görerek öğretim yapılmalı örneğin resimler, oyuncaklar ve diğer renkli materyaller sınıf ve sıra sınırlarını genişletecektir.
Okul ve sınıfın durağanlığı da öğrencinin eğitim sürecine etkin bir şekilde katılmasıyla engellenmeli. Bu şekilde okul duvarlarının aşılmaz olmadığı görülebilecektir. Yine de bu konuda her dersin uzmanlarının çalışmaları gerek yaklaşım geliştirmede gerekse de bu yaklaşım doğrultusunda hazırlanacak müfredat ve tekniklerin geliştirilmesinde önemlidir.
Toplu eğitim ve okul eğitimine alternatifler bulmak da gereklidir. Bu alternatif eğitim yolları her ülkenin nitelikleri,imkanları ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak geliştirilebilir.
Benim önerim, toplu eğitim gerçek hayatı da içine alacak şekilde olabilir. Belki de bizler okul duvarlarını kaldırmalıyız ve öğrencileri okulun dışına çıkarmalıyız. Sınıf ve sıralar da yok olmalı ki gerçek hayatla etkileşim eğitimin temeli olsun. Bir toplumdaki her birey ihtiyaçları ve ilgi alanları bağlamında eğitim görmelidir. Uzun okul saatlerinin tükettiği yaratıcı düşüncelere ve onların uygulanmasına imkan tanınmalıdır. Öğrencilerin yaşayabilecekleri durumlar yaratılmalı. Çeşitli konularda ve alanlarda eğitim parkları/alanları oluşturulmalıdır. Disneyland örneği, akvaryumlar, tabiat parkları, vahşi yaşam alanları, yapay ormanlar, simülasyon bağlamları oluşturulmalı, öğrencilerin buralarda bilgileri yaşaması sağlanmalıdır. Bu konularda bilgilerin sunulduğu zorunlu olmayan seminerler sunulmalıdır. Coğrafya dersleri yerinde incelemeler ve gezilerle yapılabilir, Ege bölgesini gezerek öğrenmek kadar öğretici bir öğrenme olabilir mi? Bölgenin bağlarından üzüm yemek, yer şekillerine dokunmak, Efes Antik kentini görmek, akarsularını görmek her şeyden çok öğretici olur.
Eğitim İnternet ve medya kullanılarak da geliştirilmelidir. Bunlardan en etkin şekilde yararlanılmalıdır. Sınıfların ve duvarların yok olmasına en çok katkıyı İnternet ve medya yapacaktır.
Kaynakça
Bacanlı, H. (2000) : “Gelişim ve Öğrenme”
Nobel Yayın Dağıtım, Ankara
Demircan,Ö. (2002) : “Dünden Bugüne Türkiye’de Yabancı Dil”
Remzi Kitabevi, İstanbul
İnal, K. (1996) : “Eğitimde İdeolojik Boyut”
Doruk Yayımcılık, Ankara
By Tuncer Can
Home / ELT Materials / Coursebook Reports / Learn Turkish / Comics / ELT Conferences / Private Lessons / Online Translation / Links /